Ana içeriğe atla

Mevsimlerin Ruhları

 23 Eylül'e 1 hafta kala...


Resmi olarak Sonbahara 1 Eylül'de geçmiş olsak da, mevsimsel olarak Kuzey Yarımkürenin sonbahara geçmesine, Güney Yarımkürenin ilkbahara geçmesine bir hafta kaldı. 23 Eylül'de Sonbahar Ekinoksu ile gündüz ve gece 12 saat eşitlenecek. Bu eşitlenmeyle beraber takvim sayfaları gün gün ilerledikçe gün batımı önce 1dk, sonra 2dk sonra 3dk azalarak 21 Aralıkta Kış Ekinoksuna girmiş ve en uzun geceyi, en kısa gündüzü yaşıyor olacağız. Bu sırada ise Güney Yarımküre en uzun günü yaşıyor, yaza mevsimsel olarak geçiş yapmış olacak. Aynı zamanda 3 Ocak'ta güneş dünyaya en yakın, 4 Temmuz'da ise en uzak konuma gelmiş olacak. Tüm bunlar yaşanırken ise dünya gündemi sürekli değişiyor, on binler ölüyor, on binler doğuyor, kimimiz küs, kimimiz barışmış, hayatımıza yeni insanlar girmiş, çıkmış olacak. Tabi tüm bunlar yaşanırken 4 buçuk milyar yıldır dönek gibi dönen dünya yine dönekliğini sürdürecek, güneş hala doğup batmaya, mevsimler oluşmaya, yeni düzenlerin oluşmasına yıkılmasına şahit olmaya devam edecek.

Bu dünya, üstündeki veya altındaki kimsenin değil, olmayacak da. Evrenin boyutunu kavramak zaten güç iken bu evrenin dışının ne olduğunu, nerenin içinde bulunduğunu, maksimum ölçekte tamamen neyin içinde durduğunu çözmek ise hala mümkün değil. Günümüz insanı her şeyi maddi hayata bağlamış iken, manevi tarafı hiç düşünmeyen insanlar rüyasında bir kabus gördüğünde gerilimden nefesi kesiliyor. Şaka gibi. Film gibi geçen bir rüyada bir insan normal hayatını, ailesini, o günkü yapmış olduğu veya yapamadığı şeyleri, yaşadığı şehri bile unutuyor ve farklı bir rolde veya bir kişilikle bazen hiç tanımadığı insanlarla iş yapıyor ve yürütüyor olurken, ölümü kavramak veya düşlemek zor değil. Bilim bu evrendeki neredeyse her şeyi kanıtlarıyla açıklar ve sunar ancak hiçbir zaman sizin içinizi okuyamaz. Bunun en basit örneği doktordur. Doktora gidip başım ağrıyor derseniz size ağrı kesici verip temel nedenleri sorar, sizde başlıca sebepler sayıp (Üşüttüm, Hasta Oldum, Klima Çarptı, Başımı Vurdum) dersiniz. Ancak bazı durumlarda sizin başınızın ağrımasının aslında fiziksel sebeplerden çok psikolojik sebepleri, yaşadığınız kötü anılar, zorbalık, kötü hayat şartları, fakirlik, psikolojinizin çökmüş olması, çok düşlemek, ihanete uğramak, düşüncesiz davranmak, dalgınlık olduğunu doktor bilmez. Bunları bilmesi için başka bir doktora (Psikoloğa) gitmeniz gerekecektir. İşte maddi ve manevi ayrımı da böyledir. Bilim her şey olsa da bir diğer konu da inançtır. Din ve Bilim beraber yürümesi gereken ve birbirini tamamlaması gereken iki unsurdur. Bilim dinden koptukça, Dinde bilimden koptukça birbirine düşman olur ve ele geçirilir. Bilim adamları inançsız, Din adamları ise bilimsiz olur. Bu durumda insanları birbirine düşürür ve düşman eder. İki tarafın da kendi pazarları oluşur, sermaye oluşur ve ciddi miktarda paralar döner. Bir tarafta cahillikten sürünen, çocuk evliliğini yasallaştıran, tecavüzü savunan, sanata günah diyen bir tayfa, diğer tarafta ise bilime önem veren, okumayı destekleyen, eğitimin zorunlu olmasını savunan aydın kesim vardır. Ancak dine karşılardır. Çünkü bir şeylerin yanlış olduğunu fark etmiş, dinde mantıksal hataların olduğunu görmüş, bu dinlerin insanları oyalama aracı olduğunu anlamış ve karşı çıkmışlarıdır. Ancak Kuran-ı Kerimin ilk sözü ''Oku'' dur. Okumak aydınlığı savunur. Aydın insan düşünür, üretir. İnsanda da akıl bu yüzden vardır sorgulamak için.

Aklını kullanan insan önce düşman olur çünkü fark eder. - Yanlışlar var! Hatalar var! Cahillik var!
Sonra araştırır. Araştırınca daha da düşman olur. -  Bunu nasıl yapmışlar! Yazıklar olsun! Sahtekarlar!
Fakat sonra işin 2. perdesini görür. - Bu kadar insan? İşin aslı nasıl? Gerçekler mi?
2. Perde de araştırmaya devam ederse, - Bu ne zaman olmuş? Kanıtları bunlar mı? Olamaz!?
3. Perdeye geçerse ise fark eder ve oyun biter. - Demek böyleymiş... Doğrusu buymuş...

İnsanlar günümüzde araştırmaktan korkarlar. Bunun başlıca iki sebebi vardır. 1.'si fark etmek korkutur, 2.'si ise çevrenin tepkisi ve damgasıdır.

Bugüne kadar ki bütün felsefeciler, bilimciler, düşünürler, yazarlar ve bilir kişiler her zaman önce linç edilmiş, sonra yüceltilmiştir. Bu yüceltme de genelde ya idam edildikten sonra, ya da öldürüldükten sonra olmuştur. Çünkü fark etmek öldürür. Bir şeyleri fark etmek bütün pazarları, sermayeyi, toplumu baştan değiştirir. Sermaye demek para demektir. Günümüzün dünyasın sistemi paraya dayalıdır. Bu yüzden fark etmek kötüdür. hoş karşılanmaz.

Şimdi esas konumuz ''Mevsimlerin Ruhu''na geldiğimizde ise mevsimlerin ruhu bu farkındalığı arttırır. Çünkü geçen 1 yılda eviniz aynı konumda, işiniz aynı konumda, çevreniz aynı konumda kaldığında bu 3 temel madde aynı konumda dururken atmosfer ise her zaman değişkenliğini koruyacaktır. Yazın her gün sıcak ve güneşli hava, nerdeyse 90 derece dik açıyla düşen güneş ışınları, öğlen havayı kavuran sıcak, bir yaz yağmuru ile gölgelenip tüm ruh halini değiştirebilir. Sonbaharda eğilen güneş açıları mistik bir atmosfer, kızıl bulutlar tatlı bir ruh haline sebep olabilir. Kışın geç doğan ve erken kararan hava daha duygusal ve uykulu bir yapı oluşturur. İlkbahar da canlanan doğa, günlerin tekrar uzamaya başlamasıyla insana enerji ve huzur verir. 

Bunlar yaşanırken ise bu 3 temel unsur değişmezse bunun hayatınıza ne kadar büyük oranda etki edeceğini en net şekilde görürsünüz. Çünkü çoğunlukla anlamlandıramadığımız duygusallıklar, mutluluklar veya içimizdeki enerji patlamaları atmosferle doğrudan ilgilidir. Atmosfer bütün yeryüzünü ve üstündeki yaşamı baştan şekillendirir. Güneş insana huzur, yağmur duygusallık, fırtına karamsarlık, rüzgar kararsızlık verir.

Tüm bunlar yaşanırken eğer doğayı ve atmosferi inceliyorsanız, hareketleri gün gün fark eder, tahminleri önceden yürütebilir, doğayı okuyabilirsiniz. Son 3 senedir doğayı ve atmosferi sürekli gözleyen, takip eden ve arşivini tutan birisi olarak şunu fark ettim ki sadece bulutlar değil, güneş, ay ve yıldızlar bile çok büyük bir hareket halinde. Ayın doğum ve batış açıları saatleri, güneşin doğum ve batış açıları saatleri her gün farklı. Günler geçtikçe bu fark daha da çok etki ediyor ve gözleniyor. Bu gözlemler sonucunda güneşe ve aya eskisi gibi bakamaz hale geliyorsunuz. Eskiden geçiş mevsimlerinde Eylül ile Mayıs ayının aynı güneş açıları içinde olduğunu düşünür, Kasım ve Mart ayının da kabaca aynı değerleri vereceği izlenimine kapılırdım. Çünkü Eylül ayında güneş dik geliyorsa Mayıs'ta da dik geldiğini, Mart'ta eğik geliyorsa, Kasım'da da aynı seviyede eğik olacağını düşünmüş, bu yüzden Eylül ayının da yaz gibi çoğunlukla sıcak, Kasımın da Mart gibi serin geçtiği izlenimine kapılmıştım. Ancak araştırınca fark ettim ki Mayıs ayında güneş, Eylül ayına göre daha da dik geliyor. Fakat Mayıs ayı hiçbir zaman Eylül ayının şu anki 40 derece ataklarını almıyor. Demek ki neymiş, güneşin dik gelmesi, uzak veya yakın olması mevsimlere %100 etki etmiyormuş.

Mevsimler sürekli bir döngü halinde. Biz her ne kadar iklim değişiyor desek de aslında iklim değişmiyor. Dünya değişiyor. Milyonlarca yıl önce dünya tek kıta iken yaşayıp bu teknolojiye sahip olup ''Dünya Tek Kıtadır ve Her Zaman Öyle Kalacaktır'' demek komik değil mi?

Döngü değişime açıktır. Bu döngüler değişir hiç bir şey bozulmadan kalmaz. Her şey bozulur ve düzelir. Bir şeyin düzelmesi için bozulması gerekir. Basit dilde kumanda bile çalışmadığında pillerini çıkartıp takarız. Fakat bu pillerin çıkması için bir şeylerin ters gidiyor olması gerek. Piller yeniden takıldığında ise kumanda tekrar çalışmaya devam edecektir ancak kumandayı bir pil yüzünden çöpe atmayız.

Şu anda da medya da, derslerde, çevrecilerin dilinde tek bir söz var. Dünya küresel ısınmadan etkileniyor. Doğru mu? Evet. Fakat bazı kaynaklar bu dünyanın sonunu getiriyor demiş

Bu dünyaya dinozorları öldüren göktaşı düştüğünde bile dünya yok olmadı, bir ısınmayla mı yok olacak? Yazının başındaki cümlemi de tekrar hatırlatmak isterim.

Bu dünya kimsenin değil. Ne üstündekilerin ne de altındakilerin...

2 günlük dünya da yüzlerce yıllık olaylar için endişelenmek benim 4 yaşımda yaptığım şeydi. Bu yazıyı okuyan sizlerin ise 4 yaşınızdan haylice büyük olduğunuzu düşünerek söylüyorum. Önlem alınır, tedbir alınır, yaşam standartları değişir ancak yarın ölecek miyim, torunlarım ne olacak diye düşünmek, sayılı nefesli dünyada boşa vakit tüketmektir. Bu durum geri zekalı iklimcilerin (Arabaların önlerine yatar, yolları kapatan, sanat eserlerine zarar veren) eylemleri ile aynı seviyededir. Dünya tarihine baktığımızda avcı, toplayıcı konumundan buralara geldik. Atalarımız aslanlarla vs. atarken biz karşımıza Konacık'ta ki domuz sürüsü çıksa bir şey yapmayacak haldeyiz. İnsanlık fiziksel güç olarak en düşük seviyesini yaşıyor. Bu durum bizi teknoloji alanına itmiş olsa da bu durum her an değişebilir. Atalarımız buzul çağları, tufanlar ve kıtlıklar yaşamış iken bu yazıyı dört duvar arasındaki sıcak evlerinden okuyan günümüzün modern insanı sizlere soruyorum.

Rahatlık ne kıymetli dimi???

SAYGILARIMLA 16.09.2023